mirmirik / günlük / Kötülük bir tohumdur

Kötülük bir tohumdur

Posted on

Eski zamanlar(im)da çokça yararlandigim bir hikaye bu Hz. Mevlana` dan. Büyük eseri Mesnevi` de, IV. ciltte bulunmakta.

Bu hikayedeki bir sözü bana çok degerli bir insan(Nudelf ) basima gelen bir olay sonrasinda yazmisti, not olarak: ‘Ey gönül, bu söz, kirik dökük geliyor. Bu söz incidir…Ey inci, kirildigina acinma… Kirilmakla parlayacak apaydin olacaksin! Böyle o kirik dökük söylenecek…’ Bu paragrafi/alintiyi bir kaç yazimda da kullandim.

Bu paragraf, düsününce o kadar büyük anlamlara geliyor, o kadar büyüyor ki, akla sigamaz oluyor… Bu hikayenin tamami, her bir paragrafi tüm Mesnevi` ye hakim olan derin anlamlar içermekte. Okumakta (birazcik uzun olsa da) ve ders çikarabilmekte fayda var…

Neyse, baslayalim:

‘sofinin biri, bir gün eve geldi… evin bir kapisi vardi, karisi da bir kunduraciyla içerdeydi. kadin, nefsinin hilelerine uymus, kunduraciya kul köle kesilmis, odada adamla bulusmustu. sofi, kusluk çagi kapiyi sikica döver dövmez ikisi de sasirdilar… ne bir hileye basvurmaya imkan vardi, ne kaçip kurtulacak bir yol!
sofinin, o zamanda dükkani birakip eve gelmesi hiç adeti degildi. karisindan bir seyler sezinlenmis, süpheye düsmüs, bu yüzden o gün mahsus vakitsiz gelmisti. kadininsa onun, hiçbir defa isini birakip o zamanda eve gelmeyecegine itimadi vardi. fakat nasilsa bu fikri dogru çikmadi… tanri suçlari örter… örter ama cezasini da verir!
kötülükte bulundun mu kork, emin olma, çünkü yaptigin kötülük bir tohumdur, tanri, onu mutlaka bitirir! birkaç kere, belki yaptigina pisman olur, utanirsin diye örter, gizler. o müminler ulusu ömer, halifeligi zamaninda bir hirsizi cellada teslim etti.
hirsiz, ey ülkenin beyi, diye bagirdi, beni öldürtme… bu, ilk suçum! ömer dedi ki: ‘hasa, tanri, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasini vermez. lutfunu meydana çikarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandirir;

bu suretle bu iki sifatinin da meydana çikmasini, lutfunun mustucu, kahrinin da korkutucu olmasini diler.’ kadin da defalarca bu kötü iste bulunmustu da kolaycacik isi atlatmisti… bu is ona kolay görünüyordu artik.
gevsek ayakli akil, testinin daima irmaktan kirilmadan sapasaglam gelemeyecegini bilmiyordu ki! fakat bu sefer kaza ve kader, onu öyle bir daraltmis, münafiki ansizin ölüm nasil yakalarsa öyle bir siki yakalamisti ki!
ne yol vardir , ne yoldas, ne de kurtulma imkani…(münafik, böyle bir haldeyken) can alici melek de gelir çatar, canina el uzatir ya! iste kadin da o cefa odasinda dostuyla belalara ugramis, öylece adeta kuruyup kalmisti?
sofi, gönlünden, hay kafirler hay… size kin güdüp duruyorum ama hele sabredeyim. simdilik bunu bilmezlikten geleyim de herkes bu çanin sesini duymasin, diyordu. hak yolundaki er de

size gizlice böyle kin güder… istiska hastaligi gibi kinini yavas yavas, azar azar belirtir.

istiskaya tutulan adam buz gibi her an erir durur… fakat her an, kendisini daha iyiceyim sanir!

hani, ‘sirtlan nerede? burada yok yahu’ diye aranirlar da sirtlan bu söze inanir, bu suretle tutulur, avlanir ya! kadinin evinde de gizlenecek bir yer; bir tümsek, bir aralik, yukariya çikacak bir yol yoktu.

ne bir tandir vardi, oynasini oraya gizlesin… ne bir çuval vardi, perde gibi önüne gersin! evin içi kiyamet günü arasat meydani gibi dümdüzdü… ne bir çukur vardi, ne bir tepe, ne de kaçacak bir yer! tanri bu kiyamet gününü anlatirken mahser meydani için ‘orada bir çukur, bir tümsek göremezsin’ demistir.

kadin hemen çarsafini oynasinin üstüne atti, erkegi kadin sekline sokup kapiyi açti. çarsafin altinda adam, apaçik rüsvay olmus, görünüp durmaktaydi… adeta merdiven üstünde bir deveye benziyordu. kadin oynasi için kocasina dedi ki: ‘sehir büyüklerinden birinin karisi… mali var devleti var, pek zengin! yabanci birisi, cahilcesine gelmesin diye kapiyi kapadim.’

sofi, ala dedi… ne hizmeti var,hele söyle de minnetsizce, seve seve yapayim. karisi dedi ki: ‘bize akraba olmak istiyor… iyi bir kadin ama içini tanri bilir artik. kizi görmek istiyordu ama tesadüf bu ya, kiz da mektepte. fakat ister un olsun, ister kepek… onu canla gönülle gelinlige kabul ederim dedi. öyle bir oglu var ki sehirde misli yok… güzel, anlayisli, çevik, hem de iyi bir geçimi var.’

sofi dedi ki: ‘iyi ama biz yoksuluz, perisaniz… bu kadinin ailesiyse malli, mülklü kisiler. nasil olurda bize esit olabilir? kapinin bir kanadi tahtadan, öbürü fildisinden… böyle sey olur mu hiç? nikahta iki çiftin birbirine esit ve denk olmasi lazim… yoksa is bozulur, geçim olmaz!’

kadin dedi ki: ben de bu özrü söyledim, ama o, ‘çeyiz filan arayanlardan degilim… biz mala, altina doymus, imtila olmus, usanmisiz… halk gibi hirs sahibi degiliz, mal ve para toplama düsüncesi yok bizde. bizim istedigimiz sey, yalniz kapali, temiz ve namuslu olusudur. zaten iki alemde de kurtulus, bununla olur.’dedi.

sofi, yine yoksulluk özrünü ortaya koydu; bunu gizli kalmasin diye tekrar tekrar anlatti. kadin dedi ki: ‘ben de bunu tekrarladim, çeyizimizin olmadigini iyice anlattim.

fakat onun inanisi dagdan da saglam… yüzlerce yoksulluktan bile sikayet etmiyor. benim istedigim sey namustur, sizden diledigim dogruluktur, himmettir deyip duruyor.’

sofi dedi ki: ‘zaten çeyizimizi, malimizi gördü… gizli asikar baska neyimiz varsa onlari da hep görür. iste daracik bir evimiz, bir kisi sigacak kadar bir yerimiz var… öyle dar ki orada bir igne bile gizlenemez. temizlige, kapaliliga, namuslu olusa gelince: o, bunu zaten bilir!

kapaliligini, örtülü ve namuslu olusunu o, önünde de, sonunda da, basinda da, nihayetinde de bizden daha iyi bilir, bizden daha iyi görür. zaten kizimizin çeyizi çimeni, asçisi, isçisi olmadigi meydanda… iyi ve namuslu olusuna gelince: o, bunu zaten bilir.

kizin namuslu oldugunu babanin anlatmasi sart degil ya… nasil oldugu esasen onca aydin gün gibi meydandadir. senin de yanlisin meydana çikti, rezil rüsvay oldun… bari az söyle; bu hikayeyi onun için anlattim.

a davada ayak direyip duran, senin anlayisin, hüküm çikarisin da bundan ibaret iste! sen de sofinin karisi gibi hainsin, kötülükte hile tuzagini kurmussun! bu suretle her yüzü yunmadik pis kisiye temizligini anlatir durursun… kendinden utanir da tanri` dan utanmazsin!

tanri, her seyi görür, bu görüs de daima seni korkutsun diye kendisine ‘gören’dedi. kötü sözlerden dudagini yumasin diye de kendisini ‘duyan diye anlatti. korkasin da bir fesat düsünmeyesin diye ‘bilen’adini takindi.

fakat bunlar, mesela zenciye kafur adinin verildigi gibi tanri`ya konmus adlar degildir. tanri ismi, sifattan türeme, sifattan meydana gelmedir, tanri sifatlariysa kadimdir, evveli yoktur. illeti ula misali gibi batil ve saçma degildir.

öyle olmasaydi sagira duyan, köre aydin adlarinin verilmesi gibi alay olur, maskaralik olurdu. taninma için konan ad, mesela terbiyesiz ve utanmaz birisine mahcup, yahut kara ve çirkin birisine güzel diye konuvermis bir addir.

yeni dogmus çocukcagiza haci, yahut da soyunda var diye gazi adini koymaktir. bu lakaplari, övmek için söylerlerse övülende bu sifatlar yoksa övüs, dogru olmaz ki. ya alaya almaktir, yahut da öven delidir. tanri ise zalimlerin söylediklerinden beridir, paktir.

ben seninle bulusmadan önce de biliyordum: güzel yüzlüsün ama kötü huylusun sen!

ben seni görmeden de inatçi bir adam oldugunu, kötülükte ayak diremis, kötülüge alismis bulundugunu biliyordum. gözüm kizarirsa, az görsem bile yine o illete tutuldugumu bilirim ya!

sen beni çobansiz bir kuzu gibi yapayalniz gördün de bekçim, gözcüm yok sandin.

asiklar, bakilmamasi lazim gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert sebebiyle de aglarlar, inlerler. o ceylani çobansiz, o esiri ucuz sanirlar. nihayet ‘gözcüsü, bekçisi benim… az bak!’ diye bir bakis okudur gelir, cigerlerine saplanir!

ben, bir kuzudan da, keçiden de asagi miyim ki ardimda gözcüm, bekçim olmasin? öyle bir bekçim var ki saltanat, ona yarasir… bana nasil bir yel esmekte? o bilir! o yel soguk mudur, sicak mi? o bilen tanri, gafil degildir… bilir a kötü kisi!

fakat sehvete mensup olan nefis hak`tan sagirdir, kördür. ben de senin körlügünü ta uzaktan gördüm. onun için sekiz yildir hiç seni sormadim… çünkü seni bilgisizlikle kat kat dolu gördüm ben. külhandaki adama nasilsin diye neye sorayim? nasil olacak; bas asagi bir halde iste!

dünya sehveti, külhana benzer. takva hamami da onunla aydinlanir. fakat takva sahipleri bu külhanda safa ve zevk içindedirler… çünkü onlar, hamama girmis, yunup arinmislardir. zenginlerse hamamdakileri isitmak için tezek tasiyanlara benzerler.

tanri, hamam isinsin, tavlansin diye onlara bir hirs vermistir. bu külhandan vazgeç de hamama git… külhani terk etmek, bil ki hamama girmenin ta kendisidir. külhanda kalan dünya sehvetine sabreden, dünyadan el etek çeken kisiye hizmetçi mesabesindedir.

hamamda olan, yüzünden, yüzünün temizliginden, güzelliginden anlasilir. külhandakiler de yüzlerindeki ve elbiselerindeki duman, is ve tozdan belli olurlar. yüzünü görmezsen kokusuna dikkat et… koku, her köre sopa gibidir! kokusunu da alamadiysan onu konustur; yeni sözden eski sirri anla!altin babasi külhanci der ki: bugün aksama kadar tam yirmi küfe tezek tasidim.

bunun gibi senin hirsin da, bu dünyada atese benzer… her alevi, yüzlerce agiz açmistir! gerçi tezek, atesi alevler, kuvvetlendirir ama akla göre bu altin, hiç de hosa gitmeyen fiskidir, tezektir. atesten dem vuran günes, yas fiskiyi atese atilmaya deger bir hale getirir. iste bunun gibi hirs külhani yüzlerce kivilcimla kivilcimlansin, alevlensin diye o tasi altin haline getiren de yine günestir.

mal topladim diyen ne diyor yani? bu kadar fiski, bu kadar tezek getirdim diyor!

bu söz, rezilligi arttiran bir sözdür ama külhandakiler, aralarinda bununla övünürler!

sen aksama kadar alti küfe tezek getirdin… halbuki ben, hiç zahmet çekmeden tamam yirmi küfe tezek tasidim, derler. külhanda dogup temizlik nedir görmeyen kisiye mis koklatsin incinir, hasta olur!

birisi, güzel koku satanlarin pazarina gelince akli basindan gitti, büzülüp yere yikildi. kerem sahibi attarlardan gelen güzel kokular, basini döndürdü, yere düstü! o bihaber, gün ortasinda yol ugragina bir les gibi yikildi, kaldi. derhal halk, basina üsüstü… herkes lahavle diyerek derdine derman aramaktaydi.

birisi, eliyle kalbini yokluyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu. bilmiyordu ki o alanda onun basina ne geldiyse gülsuyundan geldi. biri bileklerini basini ovuyor, öbürü hararetlensin diye samanli islak balçik getiriyordu.

biri ödagaciyla sekeri karistirip tütsülüyor, baska biri elbisesinin bir kismini soyup üstündekileri hafifletiyordu. birisi nasil atiyor diye nabzini yokluyor, öbürü agzini kokluyor. sarap mi içti, esrar mi… yoksa afyon mu yuttu… anlamak istiyordu. halk, onun neden bayildigini anlayamamis, sasirip kalmisti.

derhal akrabalarina haber verdiler, falan adam fesman yerde perisan bir halde düsüp kaldi dediler. neden bayildi, ne oldu da legeni damdan düstü? kimse bilmiyordu! o tabagin iriyari, güçlü kuvvetli, bilgili anlayisli bir erkek kardesi vardi, hemencecik kosa kosa geldi.

yenine biraz köpek pisligi almisti, halki yardi, feryat ederek kardesinin basucuna geldi. ben neden hastalandi biliyorum, dedi… hastalik teshis edildi, sebebi bilindi mi tedavisi kolaydir. sebebi bilinmezse tedavisi güçlesir… hangi ilaç iyi gelecek? yüz türlü ihtimal vardir.

fakat sebebi bilindi mi is kolaylasir. sebeplerini bilmek, bilgisizligi giderir.

adam kendi kendine, onun iligine damarina kat kat köpek pisligi sinmistir. rizkini elde etmek için her gün, aksamlara kadar pislige gömülmüstür, tabakliga gark olunmustur demisti. büyük calinus da böyle demistir: hastaya, neye aliskinsa onu ver! aykiri olan seylerden zahmet çeker; onun için hastaliginin ilacini da alistigi seylerde ara!

bokböcegi, daima pislik tasir durur… bu yüzden de gülsuyundan bayilir. onun ilaci yine köpek pisligidir… çünkü ona alismistir, onunla halli hamur olmustur. ‘pisler, peslerindir’ ayetini oku da bu sözün önünü, sonunu anla!

ögütçüler, pis kisiyi, ona bir kapi açilmasi, iyilesmesi için amberle, gülsuyu ile tedavi etmek isterler! fakat ey inanilir, itimat edilir kisiler, pislere temiz seyler layik degildir ki! onlar, vahyin güzel kokusuyla egrilmisler, sapitmislardir da ‘siz bize ugursuzsunuz, biz, sizin yüzünüzden kötülüge ugradik’ diye feryada baslamislardir.

‘bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalaniyoruz… sizin vaziniz iyi degil, bize iyi gelmiyor. eger yine susmaz da nasihata baslarsaniz derhal sizi taslar, öldürürüz. biz, oyunla, abes ve saçma seylerle semirmisiz… ögüte hiç alismamisiz!

bizim gidamiz yalandir, asilsiz laftir, saçma sapan sözlerdir… sizin bildirdiginiz seyler, midemizi bozuyor. siz bu sözlerle hastaligimizi yüzlerce defa artiriyor… akla ilaç olarak afyon veriyorsunuz’ demislerdir.

delikanli, kardesine yapacagi ilaci kimse görmesin diye halki uzaklastirdi. gizli bir seyler söyler gibi agzini kulagina götürdü, sonra da o seyi burnuna koydu. köpek pisligine avucuna sürtmüstü… pis beynin ilacini bu pislikle görmüstü. avucunu koklatir koklatmaz adam, deprenmeye basladi. halk, bu pek mühim bir afsun dediler…

afsunu okuyup kulagina üfürdü… adam adeta ölmüstü, afsun imdadina yetisti! kötü kisilerin hareketi o yandandir… zina, bakisla, göz ve kas isaretiyle harekete gelir. kime ögüt miski fayda vermezse muhakkak o, kötü kokulara alismistir.

tanri, müsrikler, ta ezelden pislik içinde dogduklarindan onlara ‘necis-pis’ demistir. pislik içinde dogan kurt, ebediyen huyundan dönmez, ambere bakmaz! ona nur saçisi isabet etmemistir… o, tamami ile cisimden ibarettir, kabuk gibi içsiz, gönülsüzdür o!

hak nuru saçisindan nasibi varsa, bu nur, ona da degmisse pislige düsse bile misir`da oldugu gibi o pislik içine gömülen yumurtadan bir kus meydana gelir! fakat meydana gelen kus, evde beslenen pis tavuk cinsinden degildir, bilgi ve anlayis kusudur.

sen de nurdan nasipsize benziyorsun; çünkü burnunu pislige sokmadasin! ayriligindan yüzün, benzin sarardi ama sari bir yapraksin, olmamis bir meyvesin! çömlek, atesten, isten simsiyah oldu, is rengini aldi; fakat et, kartligindan öylece duruyor, hiç pismemis!

seni tam sekiz yil ayrilik atesiyle kaynattim ama hamligin, münafikligin, bir zerre bile eksilmemis! hastaliktan donmus kalmis koruksun sen… halbuki koruklar, simdi kuru üzüm haline geldi, sense hala hamsin!’

asik dedi ki: ‘kusuruma bakma… bakayim, bana uyacak misin, yoksa namuslu musun diye seni sinadim. senin namuslu oldugunu sinamadan da biliyordum ama haber alma, gözle görmeye benzer mi ya?

sen bir günessin; adin sanin meshur olmus, aleme yayilmis! günesi böyle bir tecrübeye aldimsa ne ziyani var? sen bensin, ben kendimi her gün fayda da, ziyanda sinar dururum. düsmanlar, peygamberleri de sinadilar, sinadilar da onlardan mucizeler zuhur etti.

gözümü, nurla sinadim, ey gözlerinden kötü gözler, uzak olasica sevgili! bu dünya bir viraneye benzer, sense definesin… definede seni aradiysam incinme bana! seni küstahça sinadim… bu suretle düsmanlara da her zaman söyleyeyim; dilim seni aninca gözüm de gördügüne tanik olsun!

hürmet yolunu bulduysan ey ay yüzlü sevgili, iste boynumda kefen, elimde kiliç… huzuruna geldim! ben bu eldenim baska elden degil … lutfet, elimi ayagimi sen kes de beni, baskasina öldürtme!

ayriliktan dem vuruyorsun… diledigini yap, fakat beni kendinden ayirma, bunu yapma! simdi söz ülkesine yol aldik… fakat vakit geçti, söylemeye imkan yok! isin dis yüzünü söyledik, içyüzü örtülü kaldi… sag olursak böyle kalmaz, onu da söyleriz elbet!

sevgili, agzini açip söyle cevap verdi: ‘bizce senin halin gün gibi aydinlik ama sence gece! bu kara hileleri adalet gününde gören kisilerin önüne neye getirir, yayar dökersin ki? gönlündeki hilelerin, düzenlerin hepsi bizim önümüzde rüsvay olmada, hepsini de gün gibi görüp duruyoruz. o suçu, kulumuza acir da örtersek sen neden yüzsüzlük eder, haddini asarsin?

babandan ögrensene… adem, suç isleyince hemencecik ayak çikarilan yere geldi; o gizli sirlari bilen tanri`yi hazir nazir gördü de iki ayak üstüne durup suçunun affedilmesini dilemeye koyuldu.

keder külünün ortasina geçip oturdu; hileye, bahaneye sapip bir daldan bir dala siçramadi. ‘rabbimiz, biz nefsimize zulmettik’ dedi… çünkü önünde, ardinda azap meleklerini gördü. can gibi gizli olan azap meleklerini gördü; her birinin elindeki sopa, ta gökyüzüne kadar uzaniyordu.

kendine gel… süleyman`in huzurunda karinca ol da bu sopa, seni paramparça etmesin! dogruluk duraginda baska bir yerde bir an bile durma… insana kimse, gözü gibi lalalik edemez. kör, ögütle arinip temizlense bile yine her an sürçer, pislenir.

ey adem, senin gözün var, kör degilsin… fakat kaza geldi mi göz kör olur! gözlü adamin, bir tesadüf neticesi kuyuya düsmesi için ömürler lazim. fakat bu kaza, körün yoldasidir. çünkü düsmek, onun tabiatidir, huyudur.

kör, pislige düser de bu koku nedir, kendisinden midir, yoksa bir pislige bulasmis da ondan mi? bilemez ki. ona birisi miskler saçsa onu da kendisinden bilir, sevgilinin lutfundan degil!

hasili ey gözü açik kisi, bu iki göz, sana yüzlerce anadir, yüzlerce baba!

hele gönül gözü yok mu? o, bu göze nispetle yetmis kat azizdir, yetmis derece kuvvetlidir… bu iki duygu gözü, onun nimetiyle geçinmededir. yaziklar olsun ki yol kesiciler oturmuslar, dilime yüzlerce dügüm vurmuslardir! ayagi bagli olan, nasil rahvan gidebilir!agir bir bagdir bu… mazur gör!

ey gönül, bu söz, kirik dökük geliyor. bu söz incidir, tanri gayreti de degirmen. inci küçük ve kirik bile olsa hasta göze tutya olur. ey inci, kirildigina acinma… kirilmakla parlayacak apaydin olacaksin! böyle o kirik dökük söylenecek… fakat tanri ganidir, sonunda onu düzgün bir hale getirir. bugday, kirildi,ufalandiysa zayi olmadi ya… un haline geldi de dükkana girdi, ekmek oldu.

ey asik, senin de suçun belli oldu… artik suyu yagi birak da kirik dökük bir hale gel! adem`in has çocuklarina mahsustur bu… onlar, ‘rabbimiz, biz nefsimize zulmettik’derler.

sen de hacetini arz et, lanetlenmis yüzsüz iblis gibi delil getirmeye kalkisma! yok eger yüzsüzlük, iblis`in ayibini örttüyse sen de inada giris, yüzsüzlükte bulun, bu yolda çalis, didin!

ebucehil, peygamber`den, kindar oguz türk`ü gibi bir mucize istedi. fakat tanri siddik`i mucize istemedi, bu yüzün sahibi zaten dogrudan baska bir sey söyleyemez ki dedi. sen nerede, senin gibi birisinin benlige düserek benim gibi bir sevgiliyi sinamasi nerede?’

Eklemek istedikleriniz?

Top