Yol!
Aslinda nereye ulasmak istedigimizi ve üzerinde bulundugumuz yolun bir sekilde yanlis oldugunu bile bile, konuyu -ve ‘asil olana’ giden yolu- uzatip da bosuna zaman harcamisiz sanki ‘sen + ben = biz’ yazimi ile gösterilebilen o garip esitligi yakalamak için…
Çok güzel görünen otobanlardan ücret bile ödemeden son hiz akip geçmisiz. Içinde bulundugumuz o çok güvenli, ABS ve sayisiz hava yastigi olan aracin içerisinde, kemeri takmayi bile bosverip, hizin getirecegi ölümü görmezden gelerek.
Dar yollarda ellerimizde kürekler ile kendimizin ve içinde bulundugumuz aracin sigabilecegi genislikte yerler açmisiz. Yolun, eninde sonunda bir uçurumda son buldugunu ve gerisin geriye dönmek zorunda oldugumuzu gösterir o ugultulu rüzgari duymazdan gelerek.
Patikalarda, daha önceden o yol üzerinde yer edinmis olan ayak izlerini takip etmeye çalismis, bunda basarisiz oldukça da kendi patikamizi olusturmaya ugrasmis ve kendimize ait bir yol olusturmaya çabalamisiz. Ulasabilmek için varimizi yokumuzu ortaya koydugumuz yerin tam tersi istikametindeki, parlak yaprakli, çanak benzeri beyaz renkli çiçegi olan ve kirmizi meyveler veren ‘O’ bitkinin kokusunu içimize çekmekten kendimizi sakinarak.
Yol olmadigini sandigimiz yerlerde ise, yanimizdaki malzemelere bu sefer kazmayi ve balyozu da katip -hem de bir inatla-, önümüze çikan taslari kirmaya çalismis, o önümüzdeki devasa kayalarin arkasinda var`olduguna inandigimiz sehrin pesinden gitmisiz. Kayalarin ne kadar da inatçi ve ‘biz’e destek olmak yerine köstek olduklarini hissetmezden gelerek.
ve bir gün…
Bir gün, nedense, arkamiza bakma ihtiyaci hissetmisiz. Bir çift gülen ve ‘biz’ esitligindeki hak ettigi yerini almayi bekleyen göz görmüsüz eskiden ‘arkamiz’ olan yerde duran. Ne aykiri olmaya çalisan, ne kendisini dünyanin en güzeli sanan, ne sadece kendisini ispatlamak için konusup duran, ne de hiç alakasi olmayan konularda ahkam kesmeyi kendisine borç bilip bir de bunlardan gocunan birisi olan… Tek sorusu ya da cümlesi ‘merhaba, `ben` sadece `ben`im, ne dersin?’ olan birisi durmus iste, arkamiz dedigimiz yolda dikilen.
O` na sadece ‘merhaba, ben de yolcuyum iste artik bir yol bilemez halde kalan’ dedikten ve tüm geçmisimizi anlattiktan sonra anlamisiz;
otobanlarda daha fazla gaza basmaktan vazgeçiren,
dar yollarda üzerimize, ‘dikkat rüzgari’ gönderen,
patikalarda içimize çektigimiz ve kendi kendimize `acaba` diye düsündüren kokuyu etrafa yayan,
yolu olmayan yerlerde önümüzde dikilen sert kayalara balyozla vurdukça, kayalardan siçrayan tas parçaciklarinin gözümüze girmesini ya da bizi öldürmesini engelleyen…
…kadinin/kisinin/esin/eslenigin/insanin ‘O’ oldugunu…
Bir anda tüm yolculuk hikayeni anlatip, aslinda O` nu ne kadar da çok aradigini söylemissin.
M: Kahretsin, neredeydin son bin yildir?
O: Bilmem!
M: Sen misin ‘O’ kadin?
O: Peki, ya sen? Sen gerçek misin?
Yillarca ‘O’ arayisi içinde yollarda perisan olup da ‘yeter artik’ demek ve sonrasinda çikilan bes aylik tatilde bir anda O` nun aslinda çok yakininda oldugunu görmek… Görmek… Geri dönmek… ‘Merhaba’ demek… ‘Ben, sana geldim’ demek… Fotograflari ile kaplamak tüm duvari… ‘Sen benim her seyimsin’ gibi kendini yok saydigini ispatlar laflar yerine ‘Kafamdaki `biz` esitliginde senin de yardimina ihtiyacim var’ demek…
Istemek…
Bastan sevmek…
Temiz hissetmek…
`Biz` diyebilmek…
Daha fazla `pis`lenmek yerine, artik olmasi gerektigi gibi `biz`lenmek…
Bosunaymis diye harcamiyorum geçmis yillari. O yillar olmasaydi, ne senin ‘beni hiz yapmaktan alikoyan’ oldugunu, ne ‘bana rüzgar ile seslenen’ oldugunu, ne bu kadar güzel koktugunu, ne ‘ölmemi ya da yaralanmami engelleyen’ oldugunu bilemezdim…
Hosgeldin…
Hadi,
Baslayalim!

March 23rd, 2011 at 02:40
[...] “Yol” dediğimizi yürüyememiş miydim? [...]